Merhaba,
Ben Ceylan; sanatı hayatının merkezine koymuş bir sanatsever ve 45 yaşında dünyayı, yaşamı ve tam da bugünü 15 aylık kızım Melek ile yeniden keşfeden ebeveyn sıfatıyla burdayım.

BUART çatısı altında buluşacağımız bu köşede, müze koridorlarının steril kurallarıyla bir çocuğun doğuştan gelen katıksız kaosu çakıştığında ortaya çıkan o büyülü, komik ve gerçek anları paylaşmaya çalışacağım.
Belki resimler yapar, sergileri gezer, müzik dinletilerine katılır, tiyatro ve sinemanın Melek’in gelişimine etkisini paylaşarak paydalarımızı eşitlemeye çalışır, tecrübelerimizle, birlikte tam da bu köşede büyürüz. Belki soru cevap yapar, konumuzla ilgili röportajlar, söyleşilerle anıların dışına çıkar otoritelerle konuşuruz. Ne yapacağımıza birlikte karar veririz ne dersiniz?
Haydi o zaman başlıyoruz; sanatın çocuk gelişimindeki izlerini sürerken, romantik beklentiler ile hayatın tatlı gerçeklikleri arasında mekik dokuyoruz.
Melek’in estetik kalıplara başkaldıran ilk adımlarına ve sanatla kurduğumuz bu içten yolculuğa hoş geldiniz!

Müzeyi “Sallayan” 15 Aylık Melek’in -İlk- Sanat Manifestosu
Çocuğumu sanatla ne zaman tanıştırmalıyım? Bir sanatsever ve çiçeği burnunda bir ebeveyn olarak bu sorunun cevabı zihnimde hep çok berraktı: Ne kadar erken, o kadar iyi. Onu estetikle, tarihle, dokularla ve hikâyelerle büyütmek istiyorum. İşte bu büyük ve romantik idealimizin ilk durağı, Erenköy’deki o masalsı Oyuncak Müzesi oldu. Biricik anneannesi, sınırları birlikte aştığı en sevdiği arkadaşı 53 yaşındaki Şeyması, babası, ben ve Melek biletlerimizi aldık ve içeriye girdik. Tarih 13 Ağustos 2026.
Kızım Melek artık sizin de bildiğiniz gibi henüz 15 aylık. Müzeye adım atarken zihnimde taze taze açan sahneler vardı: Melek’in minik elleriyle ahşap oyuncakları işaret edişi, gözlerindeki o keşif parıltısı ve belki de sanatsal algısının ilk tohumlarının atıldığı o büyülü an…

Tabii ki hayat, benim bu steril sergi planıma hafifçe güldü ve kendi performans sanatını sahneye koydu.
Melek, vitrinlerin arkasındaki o tarihi ve eşsiz oyuncakların hiçbiriyle zerre kadar ilgi göstermedi. Camların ardındaki renkli objelerle iletişimi sadece 3 dakika sürdü. Bütün o sergileme estetiğini reddedip tam da yeni yeni adım atmaya başlamışken yerdeki yönlendirmelere dokunmak ve hatta yapıştırılmış etiketleri çıkartabilmek umuduyla doğrudan yere oturdu.

Onun için müze; o muazzam koleksiyonlar değil, kilitli camların arkasındaki objelere ulaşa-ma-maktı. Parmaklarını soğuk camlara bastırıp o dünyayı kendi dünyasına çekmek istedi. 4’ü tam, kalan üçü ise henüz çıkmakta olan toplam 7 dişiyle camı aşarak o harika ve 1900’lü yıllardan günümüze gelen o eşsiz oyuncakları diş kaşıyıcı olarak kullanmaya teşebbüsünü gözlerinde gördüm. Ama onu da yapamadı. O an fark ettim, camda asılı olan kilitleri açmaya çalıştı. Oyuncaklarla arasındaki sınırı o kilitlerin koyduğunu nasıl bilebilirdi. Şaşkınım. Öğrendiklerini bütünlemesine gördüğü farklı bir cismin amacına yönelik doğru yürüttüğü aklına ilk hayran kalışım…

Sanatın “dokunulmazlığına” isyan eden ilk eylemini, 15 aylıkken müzeyle kurduğu bu fiziksel çatışmayla başlattı belki de.
Ama hikaye burada bitmedi.
Kırmızı Çocuklar Derneği Kurucusu ve Perveran markasının yaratıcı, pek kıymetli ve sevgili Simay Bülbül’ün Anadolu’nun güzelliklerini üzerine dikkatle taşıdığı, özenle dikilmiş ve tasarlanmış kıyafetimi, üzerinde sanki canlanıp tomurcuk verecekmişçesine canlı çiçeğiyle dore deri el yapımı çarık terliklerimi bugüne özel Melek için giymiştim.
Gezimizin ilk birkaç dakikasından sonra ilgisini tamamen kaybeden Melek, bu sanatsal protestoyu yetersiz bulmuş olacak ki fiziksel tepkisini de bir adım ileri taşıyıp midesini bozarak günün en büyük sürprizine imza attı ve bilin bakalım ne oldu. Aklınıza gelsin ama gözünüzde canlanmasın diye detay vermek istemiyorum.

Tarihi oyuncakların, incelikle aydınlatılmış vitrinlerin ortasında, bir yanda üstümü bacaklarımdan aşağı batırmak suretiyle kucağımda Melek, diğer yanda “Sanat çocuk gelişimini nasıl etkiler?” sorusuyla yola çıkıp geldiğim o an… Dışarıdan görece soğukkanlı bir anne resmi çizerken, -belki de öyle zannettim ama yüzümden okunuyordu- içimde kelimenin tam anlamıyla sessizce delirme hali.
O an fark ettim ki; biz yetişkinler sanatı ve müzeleri hep belirli kalıplara, steril kurallara sığdırmaya çalışıyoruz. Bakılır, incelenir, hayran olunur ve sessiz kalınır. Oysa 15 aylık bir bebek için dünya; dokunulabildiği, tadılabildiği, üzerine dökülüp saçılabildiği sürece gerçektir.
Sanatın gelişimine etkisi mi? Şimdilik estetik bir hayranlıktan ziyade, sınırları zorlama ve “ben buradayım” deme biçimi olarak hayatımıza girdi.

İlk müze gezimiz belki bir kültür-sanat dergisinin kapağındaki gibi kusursuz olmadı ama kesinlikle unutulmaz bir hatıra ve muazzam bir yaşam tecrübesi olarak yepyeni köşeme bir anı oldu. Bastırdığımız Oyuncak Müzesi parası Melek’in ilk metal parası oldu. El işi göz nuru oyuncaklarımız askılı salopediyle minik kafalı tatlı fare ve büyük dişleri, renkli kulakları ve çiçekli elbisesinin üzerine üşümemesi için giydirilmiş yün hırkasıyla uzun boylu tavşan, havanın 30 derece sıcaklığı tam da yine kendi tezatlarıyla günümüze şahitlik ettiler.

Gelişimi izlemeye, birlikte kaybolmaya ve evet, gerekirse sessizce delirmeye devam edeceğiz. Çünkü galiba çocukla sanatın gerçek kesişim noktası tam da bu kaosta gizli.
Tekrar hoşgeldiniz.
