SEMERKANT
Murat Erdin
Semerkant yıllardır beni çağırıyordu. Doğu’nun büyülü kentiyle, şimdiki zamanda durduğu
yerden, geçmişe doğru bir yolculuğa çıkacaktık. Sabırsızca ona doğru uçtum. Havadayken
tarih içinde geriye ama zamanın içinde ileriye doğru ilerledim. Ritmimi Özbekistan’a
uydurmak için saatimi 2 saat ileriye aldım.

Semerkant’a gelirken “nereye gidiyorsun” diye soranlara “Özbekistan” dediğimde “ne
yapacaksın orada ?” diye şaşırıyorlardı. Aynı soruya “Semerkant’a gidiyorum” karşılığını
verdiğimde ise tepkiler aynıydı: “Harika !”
Semerkant harika bir şehir. Geniş ve güvenli caddeleri, Sovyet döneminden kalma tarihi
binaları ve ünlü şaraplarıyla gelip görmeye değer. İnsanlar Türkçe biliyor ve sizi
anlayabiliyor. Siz de karşınızdakini dikkatle dinlerseniz ne dediğini anlayabilirsiniz. Mağaza ve yollardaki tabelaları alıcı gözle okursanız ne yazdığını sökebilirsiniz. Hatta bir süre sonra
yoğurda “katık”, tuvalete “hacetxane”, tamirciye “ustahane” diyebilir, insanlara “rahmet”
diyerek teşekkür edebilirsiniz.

Kentin yüreğinin attığı yer olan Registan Meydanı’na geldiğimde gördüğüm olağanüstü
yapılar yüzünden başımın döndüğünü hissettim. Stendhal Sendromu adı verilen baş
döndürücü hastalık geldi aklıma. Güneş yüzümü yakıyordu. Meydanı çevreleyen parkın
ağaçlarla sağlanmış gölgelerine sığınarak bir banka oturdum. Bu kenti dünyanın en ileri bilim
merkezi yapan yapılar karşımdaydı işte.
Üç büyük medrese, bilimin sonsuzluğuna kucak açan devasa kapılarıyla bana bakıyordu. Mirza Uluğ Bey Medresesi, Şerdor Medresesi ve Tilla Kori Medresesi’ni o ana dek hep fotoğraflarda, videolarda görmüştüm. Semerkant’ı dünyanın kraliçesi yapmış bu üç büyük okulun karşısındaydım.

Amerikalı yazar Edgar Allen Poe şöyle yazmış: “Bakışlarını Semerkant üzerinde gezdir. O
yeryüzünün kraliçesi değil midir ? Tüm kentlerin kaderini elinde tutmuyor mu?”
Ben de öyle yaptım. Bir süre yerimden kalkmadan dünyanın kraliçesini izledim.
Registan Meydanı Sovyet Rusya öncesinde halkın pazar yeri olarak toplandığı bir alanmış.
Köylerden getirilen ürünler burada satılırmış. Sonra meydan koruma altına alınarak bu
olağanüstü güzel yapılar koruma altına alınmış ve hızla restore edilmiş. Ancak Pazar kurma
geleneği hala sürüyor.
Bu üç büyük medreseyi geride bırakıp biraz yürürseniz devasa Siyab Pazarı’na ulaşırsınız. Bu pazarda meyve-sebzeden tutun konfeksiyon ürünlerine, hediyelik eşyadan kuruyemişe kadar her şey satılıyor. Yanınızda getirdiğiniz dövizi Özbek parası SOM’a çevirip alışveriş yapabilirsiniz. Özbekistan pahalı bir ülke değildir.

Amin Maalouf Semerkant romanında kentin meydanlarından birisi için şunları yazar:
“Semerkant’ta bayram edilmekteydi. Koca Ras-el-Tak alanında çığlıklar duyuluyor, dumanlar
yükseliyordu. Duvar diplerine seyyar satıcılar dizilmiş, sokak lambalarının altını şarkıcılarla
çalgıcılar kaplamıştı. Meddahların, falcıların, yılan oynatıcıların çevresi kah kalabalık kah
tenha idi. Alanın tam ortalık yerinde derme çatma bir kürsüye çıkan ozanlar ele
geçirilemeyen, fethedilemeyen, eşi bulunmayan Semerkant adına şiirler okumaktaydı.”
Registan Meydanı da Maalouf’un dediği gibi kalabalıktı. Meddahların ve falcıların yerini
turistler almış, seyyar satıcılar duvar diplerinden düzenli dükkanlara taşınmıştı. Semerkant
adına şiirler okuma işini rehberler almıştı. Meydanı çevreleyen medreselerin içine girip
çıktıkça 14. yüzyıla gidip geri geliyor gibiydim. Roma ve Atina ile birlikte antik çağlardan
bugüne ulaşan Semerkant’ın kalbinde bulunmak zamanı unutmakla aynı şeydir.

Semerkant’a “Doğu’nun Babil’i” de denir. İpek Yolu’nun en önemli duraklarından biri olan
bu noktada bir an için durup develerin boynundaki çan seslerini duyabilirsiniz. Çevresindeki
çölün sıcağından korunmak için taştan yapılarla donatılan kentin adı “taş kale” veya “taş
şehir” anlamına gelen Soğdaca dilinden gelmektedir.
Antik çağda Semerkant eski Sogdiana eyaletinin başkentiydi ve bir dönem Afrosiyab olarak da adlandırıldı. Tarihi Siyab pazarı adını işte o günlerden alır.
İpek Yolu’nu kat ederek doğuya giden Marco Polo da buradan geçmiştir. Seyahatlerinin
ardından kaleme aldığı Dünyanın Çeşitliliğinin Kitabı adlı eseri, tarih, coğrafya ve antropoloji
alanları için değerli bir kaynaktır. Marco Polo uzun yıllar Kubilay Han’ın sarayında yaşadı.
Yolculuğu tam 24 yıl sürdü. Vatanına dönerken Cenevizliler tarafından yakalanarak zindana
atıldı. Ünlü eserini Ceneviz zindanında yazmıştır.
Semerkant sokaklarında yürürken yüzünüzde Fergana Vadisi’nden gelen sıcak rüzgarı
hissedersiniz. Orta Asya’nın bitmek bilmeyen toprakları, Tanrı Dağları’na kadar uzanan
çölleri Semerkant’tda bir vahaya dönüşür.
Yürüdüğünüz, oturduğunuz her yerde kulağınıza Cımcık kuşunun muhteşem şarkısı gelir. Bu kuşu başka hiçbir yerde duyamazsınız.

Tüm dünyanın evrensel kültürü ve uygarlığı 14 ve 15.yüzyılda bu topraklarda yeşermiş ve
gelişmiştir. Semerkant’ta, Buhara’da, Bağdat’ta, İsfahan’da, Herat’ta Aristo Arapça ve Farsça
okunurken Avrupa’da kadınlar kazığa bağlanarak cadı diye yakılıyordu. İbni Sina, Ali Şir
Nevai, El Buhari, Uluğ Bey gibi düşünürler buralarda doğup yetiştiler ve Semerkant’ın
medreselerinde eğitim gördüler. Oturup düşünmelisiniz: Ne oldu da Doğu böylesine geride
kalırken evrensel kültür üretimi Batı’ya geçti ? Bir zamanlar tüm filozofların gelmek için can
attığı bu şehirlerden neden insanlar kaçmaktadır ? Semerkant bu soruları sormak için en doğru
yerdir.
İlber Ortaylı hocamız ölmeden önce görülmesi gereken kentlerden biridir demişti Semerkant
için. Onun tavsiyesine uyanların sayısı az değil. Şehirde çok sayıda turist var. Cadde ve
sokaklarda Türkiye’den gelen turistlere de rastlıyorsunuz.
Çekinmeden Türkçe konuşun. Özbeklerle, Kırgızlarla ve Kazaklarla Türkçe konuşun. Hatta Batılı turistlerle bile Türkçe konuşun. Bu topraklar Türk toprakları. Kendi dilinizin keyfini çıkarın.
Üzüldüğüm konulardan birisi de şudur: Türkçe edebiyat bu coğrafyada maalesef istenildiği kadar yaygın değil. Nasıl ki İngilizce yazan yazarların kitaplarını tüm dünyada bulabiliyorsak Türk yazarların kitaplarını ve çevirilerini Türk dünyasında rahatlıkla bulabilmemiz gerekir. Taşkent’te, Buhara’da, Bakü’de, Semerkant’ta Türk yazarlarının katıldığı toplantılar, konferanslar yapılmalı, kitapları yayınlanmalıdır. Türkçe her haliyle bu coğrafyada hakimolmalıdır. Bunu sağlamanın yolu siyasetten değil edebiyattan geçer. Ve bunu anlayabilecek
liyakata sahip yöneticilerden.
