“Kadın sanatçılar eğer ciddiye alınmak istiyorlarsa
daima cinsiyetlerini saklamaları gerekir”
-Virginia Woolf
Kadınlar, sanat dünyasında da ataerkiyle mücadele ettiler halen de etmekteler. Sanat tarihine kadınların durumuna bir göz atalım:
Rönesansta kadınlar sanata teşvik edilir, çünkü o dönemde bu, kadınları çekici kılan bir özelliktir. Güzellik, zariflik, alçak gönüllülük gibi kadınlara özgü özellikleri resmettikleri sürece sorun yoktur. Bir eleştirmenin dediği gibi; “Bir kadın kendini kadınlıktan çıkarmadığı sürece herhangi bir şeyle uğraşmasına izin verin!

Sanat tarihi, sanatçı kadınların erkekler tarafından engellenmesine ilişkin örneklerle doludur. Örneğin, 16. yüzyılda yaşamış ressam Marietta Robusti’nin çalışmaları da babası Tintoretto’nunki kadar başarılıdır, ama Robusti’nin işleri özgündür, Tintoretto’nunkinden ayrılır ve dikkat çeker. O kadar dikkat çeker ki, Robusti’nin portreleri çok ün kazanır ve zamanın Avusturya ve İspanya sarayları tarafından istenir. Fakat Tintoretto, Robusti’nin bu seyahatlere gitmesine izin vermez ve onu evlendirir. Dört sene sonra da Robusti, çocuk doğururken ölür.
17. Yy sanatçısı Judith Leyster, Hollandalı sanatçı Frans Hals ile aynı tarz resimler yapmaktadır; fakat Leyster öldükten sonra unutulur gider. Leyster, ancak ölümünden bir süre sonra, 7 adet tablosunun Hals’a mal edildiği ortaya çıkınca tekrar gündeme gelir.
Bazı kadınlar sanatlarını erkek adı kullanarak icra ederler. Örneğin, Grace Hartigan, George adını kullanır. Bazıları ise isimlerinin yalnızca baş harfini kullanır. Bazı kadınlar sanatlarında desteklenmek için modellik yapmaya yönelirler. Bazıları dokuma ve el sanatlarına yönelir. Video, fotoğraf gibi alanları sahiplenirler. Performans ve enstalasyon sanatlarının yenilikçileri olurlar. Zira, ressamlık, heykeltıraşlık gibi popüler sanat dalları erkeklerin hegemonyası altındadır.
Gombrich’in ‘Sanatın Öyküsü’ adlı kitabında tek bir kadın sanatçıya dahi yer verilmemiştir.1 Gombrich, kadın sanatçıları sanat tarihine girebilecek kadar ‘önemli’ işler yapamadıkları ve ‘büyük sanatçı’ olamadıkları gerekçesi ile sanat tarihinden dışlar.2
Sanatta eşitsizlik bugün de rakamlarla sabit ne yazık ki. 2016’da Amerika’da yapılan Sanatta Kadın Ulusal Müzesi isimli araştırma projesine göre, galerilerin %78’inde daha çok erkek sanatçıların eserleri yer alırken yalnızca %5’inde kadın ve erkek sanatçıların eserleri eşit şekilde temsil edilmektedir. Bonham-Carter (2016) tarafından Freelands Vakfı bünyesinde yapılan araştırmanın sonucuna göre Birleşik Krallık’ta sanat ve tasarım fakültelerinden mezun olan öğrencilerin %63’ü kadın olmasına rağmen, Londra’nın en bilinen galerilerinde sergilenen eserlerin sadece %29’u kadın sanatçılara aittir.3 Dünyanın en bilinen müzelerinden MoMA’nın kadın sanatçı işleri oranı yüzde 7’dir.4
Bununla birlikte, her ne kadar zaman içerisinde sanat dünyasında kadınlar daha çok yer tutmaya başlamışsa da kadın sanatçılar, erkeklere oranla çok daha fazla magazin boyutuyla anılır. Gwen John’u sadece Augustus John’un kız kardeşi olarak, Camille Claudel’i Rodin’in sevgilisi olarak, Frida’yı ise Diego ile yaşadığı fırtınalı ilişkisiyle tanırız. Jackson Pollock’la evli olan Lee Krasner’in hikayesi de bu duruma verilebilecek iyi örneklerden biri. Pollock’un gölgesinde kalmış olan Lee Krasner’ın hocası ve eleştirmen Hans Hofmann, onun işleri için “O kadar iyi resimler ki bir kadının yaptığını anlamazsın” demiştir.
İlk defa film eleştirmeni Laura Mulvey’nin sinematografide heteroseksüel erkeklerin kadın karakterleri senaryolaştırma ve çekim stillerini açıklamak için kullandığı “male gaze” diye bir kavram vardır. Türkçesi “erkek bakışı”. Günümüzde sadece film veya dizilerde değil, gündelik yaşamda da hem heteroseksüel erkeklerin ve kadınların, kadın cinsiyetine yönelik spesifik bir bakış açısını anlatmak için kullanılır. Bu bakış açısı da kadını öncelikli olarak bedeni, kıyafetleri daha sonra da erkeklerle olan ilişkilerindeki tutumu ile değerlendirir. Her iki açıdan da kadın fiziksel güzelliği, seksiliği, çekiciliği ile betimlenen, tüm karakteri ve kimliği dış görüntüsünden oluşan bir kişi olarak görülür.5
Berger; “Çıplak kadın resmi yapılıyordu çünkü çıplak kadına bakmaktan zevk duyuluyordu; kadının eline bir ayna veriliyordu ve resme ‘Kendine Hayranlık’ deniliyordu. Böylece çıplaklığı zevk için resme geçirilen kadın ahlak açısından suçlanıyordu. Oysa aynanın gerçek işlevi çok daha başkaydı. Ayna kadının her şeyden önce ve her şeyden çok seyirlik bir şey olarak görüldüğünü anlatmak için konuluyordu resme (Hans Memling’in “Kendine Hayranlık” adlı çalışması)” demiştir. Ne yazık ki, sanatta da kadının erkek bakış açısıyla betimlendiğine sıkça şahit oluruz.
1960’lı yıllarda genel feminist hareket sanat alanında feminist hareketi de tetiklemiştir. Kadın sanatçılar, örgütlenerek, sanatsal alandaki erkek egemen sisteme başkaldırmış, dışlanmayı protesto etmiş, sistemi eleştiren eserler üretmiş ve hatta sanat tarihini yeniden ele alarak yok sayılmış kadınları da tarihe geçirmek üzere çok çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Kadın sanatçılar, kadınların erkek bakış açısıyla ele alınmasını, erkekler tarafından tanımlanmayı, yani bir çeşit sanattaki mansplainingi, yine kadın bedenini kullanarak protesto etmişlerdir.
1971’de Art News’de Linda Nochlin “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?” başlıklı bir makale kaleme alır. Nochlin, makalesinde, tıpkı Virginia Woolf’un “Kendine Ait bir Oda”sında vurguladığı gibi, kadınların sanatta var olamamasının sebebinin erkeklerden daha az zeki veya yetenekli olmalarıyla değil, kadınların erkeklerin sahip olduğu fırsat ve imkanlara sahip olmamasıyla ilgili olduğunu açıklar. Makale büyük bir etki yaratır ve feminist sanatın doğuşunda önemli bir mihenk taşı olur.
Feminist sanattan bazı örnekler verecek olursak; 1971 yılında Margaret Harrison’ın yaptığı çizimler Londra’nın ilk feminist sanat sergisinde sergilenir. Ama polisler sergiyi kapatır. Zira, Playboy dergisinin kurucusu Hugh Hefner’ı cinsel organı tavşan olan bir tavşan kız şeklinde çizmiştir! Margaret Harrison sonrasında şöyle der; “Asıl nedenini hiç anlamadım, çok müstehcen bulmuşlardı. Sandviç arasında çizdiğim kadınlar sorun olmamıştı. Sorun, erkek bedenini değiştirmemdi.” Galerinin müdürü polise çizimi niçin sevmediğini sorduğunda adam, “Erkekleri gösterdiğin hale bak, iğrenç olduğunu düşündük!” der. Hatta o çizimler arasında “Brillo” kutusunu ayaklarının altına almış bir seksi kadın betimlemesi de vardır (Eserin adı “Little Woman At Home”).

ABD’de Harris ve Nochlin “1550’den 1950’ye Kadın Sanatçılar” adında bir sergi düzenler. O dönem sergi oldukça tartışma yaratır. “Nasıl yani, biz bu kadınları sanat tarihi arasına mı koyacağız şimdi? Hem bunu yaparsak bu kadınların tarih boyu yok sayıldığı gerçeği de yok sayılmış olacak! Sadece kadınları içeren kitaplar mı yazmak zorunda kalacağız? Eğer bunu yaparsak kadınları ötekileştirmiş, kategorize etmiş olacağız!” şeklinde bugün hala yapılan deli saçması çıkışlar yapar erkek tarihçiler.
Birinci kuşak feminist sanatçılardan Judy Chicago 1974-1979 yılları arasında 22 kadın sanatçı ve yüzlerce gönüllü ile birlikte çalıştığı, vajina imgesi verilen üçgen biçiminde bir sofra hazırlar. Eserin adı “Dinner Party (Yemek Daveti)”dir. Bu anıtsal eser, bir taraftan sanat tarihinde görmezden gelinmiş kadın sanatçıların varlığına işaret ederken, diğer taraftan kadın deneyimlerinin sanat eseri sayılmamasının eleştirisini yapar.6

1971 yılında, yine feminist sanatçılar Judy Chicago ve Miriam Schapiro ve 21 kadın öğrenci, California Sanat Enstitüsü bünyesinde, aynı zamanda feminist sergi niteliğinde bir sanat okulu kurarlar. ‘Kadın Evi’ projesi, bir ev kadınının günlük ev yaşantısını sürrealist bazlı imgeler ve enstalasyon teknikleri kullanılarak yansıtan çalışmalar içerir.7 Projede, kadınların ev içinde verdikleri mücadele anlatılır, kadınlara yüklenen toplumsal rolleri eleştirilir.
Sandy Orgel “Havlu Dolabı (Linen Closet)” adlı eserini “kadınlar için artık dolaptan çıkma, açılma zamanı geldi” şeklinde tanımlar.
Sanat tarihinde kadının yok sayıldığı, sanatta sadece seyirlik nesne olarak temsil edildiği, çıplak resimlerde erkeğe sunulan zevk nesnesi, ‘güzellik’ unsuru olması ve müzelere ancak bu şekilde girebilmesini eleştiren çalışmalar yapan Gerilla Kızlar (Guerilla Girls) grubu, 1989’da ‘‘Kadınların Metropolitan Müzesi’ne Girebilmek İçin Çıplak mı Olmaları 26 Gerekir?’’ adlı poster çalışması ile sanat kurumlarının cinsiyet ayrımcılığını gözler önüne serer.8 Orjinali Louvre Müzesi’nde bulunanan ve sanatçı Ingres’e ait ‘‘Grande Odalisque’’ (Büyük Odalık) isimli çıplak kadın figürünün başına goril maskesi takılan bu çalışmada ‘‘Modern Sanat Bölümündeki sanatçıların %3’ü kadın, ancak çıplakların %83’ü kadın’’ bilgisi vermektedir.

1970’lerden bugüne dek en çok tanınan performans sanatçılarından biri olan ve çalışmalarını kendi bedenini kullanarak gerçekleştiren Marina Abramovic’tir.
1979’da Rhythm 0 adlı performansını hemen herkes bilir: Performansın sergilendiği mekanda bir masa, masanın üzerinde ise gül, tüy, makas, tabanca ve hatta merminin de olduğu 72 adet obje vardır. Abramovic giyinik bir şekilde ayakta durmaktadır ve bir kağıtta “Bana 6 saat boyunca istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz” yazmaktadır. Başlangıçta herkes nazik davranır, çiçek verir saçlarını okşar vs. İlerleyen süreçte bir seyircinin sanatçıya hafif bir tokat atmasıyla işler değişir. Sanatçının hiçbir tepki vermediğini gören insanlarda şiddet eğilimi artar. Biri elbiselerini keser, diğeri karnına dikenli gül batırır. Hatta biri kafasına silah dayar (Neyse ki bir başkası onu durdurur). Bir süre sonra bir grup insan bu durumdan rahatsız olur ve bir kadın kalabalığın arasından çıkıp, sanatçıya sarılır ve gözyaşlarını siler. Sonra rahatsız olan grup kadını koruma çemberine alır, kıyafetlerini giydirir. 6 saatin sonunda, o vahşi seyirciler hareket eden sanatçıdan kaçışmaya başlar. Böylece bir performans sanatı, bir toplumsal deneye dönüşmüş olur. Abramoviç akabinde şöyle der: “Öğrendim ki seyircilere izin verirseniz sizi öldürebilirler”.
Marina Abramoviç, kendi bedenini bir nevi saldırıya açarak, cesurca, erkeklerin kadınlara yakıştırdığı zarif, narin, seyredilesi gibi sıfatların aksine bir çeşit meydan okumaya girişmiş ve eril zihniyetin kendiyle yüzleşmesine olanak tanımıştır.
Dünya gibi Türkiye de çok sayıda kadın sanatçının kadın temalı eserlerinin sansürlendiğine şahit oldu. Örneğin, bir vakitler, sanatçı Işıl Eğrikavuk’un “Havva elmanı bitir kızım” adlı video eseri indirilmişti bir otelin tepesinden. Sansür için, kadın ve özgürlük algısının bir arada olması, bu iki imgeyi çağrıştırması yeterli olabiliyor kimileri için.
Soyadı kullanmayı tercih etmeyen feminist sanatçı CANAN, kadın bedenini bizzat kadının ikinci cins olmasını eleştirmek için kullanan önemli sanatçılarımızdan. Eserleri çok kez sansürlenen CANAN, “Haksız Tahrik” isimli geçmiş sergilerinden birinde bu durumu çok güzel özetliyor ve önemli bir mesaj veriyor: “Her kadın farklı şekilde ezilir, buna sanatçı kadınlar da dahil. Bu yüzden feminist bir sergi açmak istedim. İsmini de ‘haksız tahrik’ olarak seçtim. Çünkü o dönem hala devam ediyor. Feminist örgütler haksız tahrik indirimine karşı çıkmak için kadın cinayetlerine müdahil olarak katılıyorlardı. Feminist örgütler haksız tahrik indiriminin kaldırılmasına değil, kadın cinayetlerinde kullanılmasına karşıydılar. Sergiyi kurgularken haksız tahrik başlığını yalnızca kadın cinayetleri üzerinden değil, kadın bedeninin gerek politik gerekse fiziksel olarak tahrik nesnesi olarak görülmesinden yola çıkarak adlandırmayı uygun buldum” diyor.
Feminist sanat tarihçisi Linda Nochlin, kadın sanatçılara “korkusuz olun, sesinizi yükseltin, birlikte çalışın ve istikrarlı olarak problem yaratın” diyor. Peki biz bireysel olarak sanat dünyasında eşit ve adil temsil edilmeyi nasıl teşvik edebiliriz? Sanat dünyasındakilere cinsiyet eşitsizliği olduğunu nasıl fark ettirebiliriz? Her alanda, eşitsizlik üzerinde düşünmeli, konuşmalı ve harekete geçmeliyiz. Provaktif davranmalı, büyük kurumları, eleştirmenleri, küratörleri ve galerileri devreye sokmak için çalışmalıyız ki değişime biz de katkıda bulunabilelim.
1 Harris, 2013, s. 53 Akt. Boyacı, S. “Sanatta Kadının Temsiliyeti ve Göstergeler Üzerinden Yeni İfade Olanaklarının Araştırılması” s.19.
2 Boyacı, S. “Sanatta Kadının Temsiliyeti ve Göstergeler Üzerinden Yeni İfade Olanaklarının Araştırılması” s.19.
3 Aydın Öztürk, T. “Sanat Dünyasında Kadın” Erişim: https://kockam.ku.edu.tr/sanat-dunyasinda-kadin-tugba-aydin-ozturk/
4 Kaprol, T. “Gerçekten Sanata Yön Veren Kadın Sanatçı Yok mu?” Erişim: https://www.artfulliving.com.tr/sanat/gercekten-sanata-yon-veren-kadin-sanatci-yokmu-i-6281 , E.T. 20.12.2022.
5 Erbaş, B. “Male Gaze: Erkekler Tarafından Yazılan Kadınlar” Erişim: https://livetobloom.com/male-gaze-erkekler-tarafindan-yazilan-kadinlar/ , E. T. 20.12.2022
6 Öztürk, 2013, s. 86 Akt. Boyacı, S. “Sanatta Kadının Temsiliyeti ve Göstergeler Üzerinden Yeni İfade Olanaklarının Araştırılması” s.26.
7 İlter, 2006, s. 44-50 Akt. Boyacı, S. “Sanatta Kadının Temsiliyeti ve Göstergeler Üzerinden Yeni İfade Olanaklarının Araştırılması” s.26.
8 Antmen, 2012, s.8 Akt. Boyacı, S. “Sanatta Kadının Temsiliyeti ve Göstergeler Üzerinden Yeni İfade Olanaklarının Araştırılması” s.26.
