Gözlerinizi kapatın ve hayal edin: Bir yanda haşin ve görkemli ormanlar, hırçın ve gürültüyle akan şelaleler; diğer yanda bu sert güzelliğin ortasında kucağını açmış, dümdüz ve alabildiğine yeşil yaylalar, alçaldıkça çoğalan sonsuzluğa uzanan fındık ağaçları…V
e bu masalsı tuvalin tam ortasında, 1,5 yaşında kocaman açılmış gözleriyle dünyayı ilk kez bu kadar “yüksekten” keşfeden minik bir kız bebek, tanıyorsunuz; Melek.
Bu seyahat sadece Ordu’ya değil; hem benim hem de kızım Melek’in ilk Karadeniz macerasına açılan büyülü bir kapıydı.
Karadeniz ve Büyük Ustaların Tuvallerinden Taşan Doğa
Karadeniz Bölgesi, zengin renk paleti, dramatik, coşkulu doğası ve güçlü kültürel dokusuyla Türk ve dünya resim sanatında derin izler bırakmış, usta ressamlarımıza her zaman tükenmez bir ilham kaynağı olmuştur.
Bu toprakların ruhunu, renk kontrastlarını, o yüksekten de yüksek satürasyonu ve coşkusunu anlamak için dönüp usta isimlerin tuvaline bakmak yeterlidir: Trabzon doğumlu büyük ozan ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, halk kültürünü, Karadeniz’in coşkusunu ve “Karagöz’ün Gemisi” ile “Mavi Gezi Balıkları” gibi eserlerindeki renk cümbüşünü bu topraklardan besleyerek aktarmıştır. Yine kökleri Karadeniz’e uzanan Muzaffer Akyol, bölgenin masalsı figürlerini ve doğasını kendi özgün diliyle tuvaline taşırken; çağdaş Türk resminin önemli isimlerinden Hakan Esmer, “Kıyıdan İçeriye” sergilerinde ve peyzajlarında Karadeniz’in sisli dağlarını, coşkulu doğasını ve coğrafi aidiyetini adeta bir hafıza tazelemesine dönüştürür.

Sadece Türk ressamlar değil, dünyaca ünlü dahi Rus marin ressamı Ivan Aivazovsky de Karadeniz sevdalısıdır.
Sanatçının 1881 tarihli “Karadeniz” (Storm on the Black Sea) adlı devasa tablosu, denizin ve suyun o hırçın, akışkan, devinim halindeki gücünü ve gri-mavi tonların muazzam dramatik kontrastını gözler önüne serer. Yeşilin binbir tonu ile bu hırçın suların yarattığı görsel şölen, sanat tarihi boyunca hep büyüleyici olmuştur.

İşte ben, kızının sanatla iç içe büyümesini kaleme almaya çalışan bir anne olarak tuvallerdeki bu peyzajları ve ton geçişlerini teorik olarak analiz etmeye henüz başlamışken; Karadeniz’in bu ham gücüyle gerçek anlamda tanışmamız, Melek ile birlikte dağları delip ağaçlı yolları aşındırarak 72 obası bulunan, Türkiye’nin en geniş yaylalarından biri olan Ordu’nun Çambaşı Yaylası’na, 1850 rakıma tırmanışımızla oldu.
Konuya henüz girmişken iki yanı uçurumlu patika dağ yollarından fındıklara inişimizi, zihinlerinizde resmetmeyeceğim, tabloyu siz hayal edin istiyorum.
1,5 Yaşında Dokunsal Bir “Canlı Performans”
Çambaşı Köyü’ne vardığımızda karşımızda duran manzara; Ayvazovski’nin tablolarındaki o coşkulu dinamizmi ile Bedri Rahmi’nin renk dünyasını birleştiren, çerçevelere sığmayan devasa bir yağlı boya tablosuydu. Ancak 1,5 yaş, biliyorsunuz, sanatın en saf ve “dokunsal” dönemidir. Bütün o galeri kuralları, “lütfen eserlere dokunmayınız” uyarıları Melek için tamamen geçersizdi!

Ressamların tuvallerine fırçayla aktarmaya çalıştığı o güçlü renk kontrastını Melek, doğrudan gözleriyle ve elleriyle deneyimledi. Ani bastıran sis dalgaları dağların üzerine çöktüğünde ve ardından güneş ağaçların arasından süzüldüğünde, Melek bu ışık-gölge oyununu parmağıyla gökyüzünü gösterip neşeli çığlıklar atarak karşıladı.
Türk resminde kırsal yaşamın simgesi olan otlayan inekler, koşturan koyun ve kuzular, Melek için bir tablonun durağan figürleri değil; dokunmak, tanışmak istediği canlı arkadaşlarıydı.
Yaylanın dümdüz ve alabildiğine yeşil çimenlerine minik adımlarıyla basarken, doğanın en can alıcı yeşil tonunu sadece görmedi; adeta yaşadı.
Hırçın ormanların ve gürleyen şelalelerin sesine hiç yabancılık çekmeden, yaylanın o sonsuz yeşilliğine hızlıca ve özgürce koşarken anladım: Henüz 1,5 yaşında bu hırçın doğayla ve sanatsal atmosferle böyle katıksız bir bağ kurabilen Melek, meğer özünde tam bir Karadeniz kızıymış!
Bulutların Üzerinde Galeri Molası
Sisin ve nadiren yağmur damlalarında renklere bölünen, tam da orada olduğumuz günlerde kendini büyük bir cömertlikle gösteren güneş ve ışığının, rüzgarın ve yeşilin ortasında yaşanam dolu dolu 3 günü Wyndham Garden Çambaşı Otel’de geçirmek maceramıza tatlı bir estetik konfor kattı. Zirvenin bu mevsimde gündüz masmavi, gece dumanlı ayazından içeri, o sıcak ve şık atmosfere adım attığımız an; Melek’in otelin dev pencerelerinden dışarıdaki güneşle, rüzgarla, sisle kurduğu oyunları, vadiye çöken dramatik havayı, otlayan hayvanları izleyişi, henüz yağmamış karı bekleyişi minik bir sanat eleştirmeninin galeri turlarını aratmıyordu.
https://www.wyndhamhotels.com/tr-tr/wyndham-garden/ordu-turkiye/wyndham-garden-cambasi/overview
Doğanın En Saf Sanat Eğitimi
Biz yetişkinler bazen doğayı veya sanatı anlamak için çok fazla kelimeye, kurama ve analize ihtiyaç duyuyoruz. Oysa Melek bana Ayvazovski’nin fırçasındaki hırçın dalgaları, Bedri Rahmi’nin halk sevgisini ve hatta Kazım Koyuncu’nun ruhu deşen türkülerini; Karadeniz’in o tarif edilemez güzelliğini tek bir bakışıyla özetledi: Ormanların derinliğine, fındığın renginde ve henüz sis çökmemiş dağlara bakarken gözlerindeki o katıksız merak, cesaret ve hayranlık. Eminim o da düşünmüştü, büyüdüğünde karadenizin özgür ruhunu ruhuna, renklerini gözlerine, sözlerini şarkılarına, köklerini köklerine, gücünü gücüne katacaktı.
Ağaçların arasından süzülen ışık huzmeleri, yeşilin kırk farklı tonu ve Çambaşı’nın o dingin ama gururlu atmosferi…
İlk Karadeniz seyahatimizde kızımın minik adımlarla yayla çimenlerine basışını izlemek, hayatımda tanık olduğum en büyüleyici canlı performans sanatıydı.
Karadeniz bize gösterdi ki; çocuklara sanatı sevdirmek için her zaman müze duvarlarına ihtiyacımız yok. Bazen ihtiyacımız olan tek şey 1950 metre yükseklikte bir yayla, gürleyen şelaleler, bulutların arasında otlayan kuzular ve minik bir Karadeniz kızının doğayı kendi tuvali gibi keşfetmesine izin vermektir.
