Yaşamak ve Geriye Dönüşmek:
Sartre, Che ve Kafka
Stoacılık: “Öleceksin bir gün, kaderini sev; kendini sev,” der.
Eski Roma’da savaş kazanan imparatorların arkasında bir görevli, onlara “Bir gün öleceksin,” diye fısıldarmış; kibirlerinin kölesi olmamaları gerektiğini hatırlatmak için.
Marcus Aurelius imparator, Epiktetos ise köle olarak aynı felsefeyi paylaşmışlar.
Hayatın anlamını dış dünyada aramamalıdır insan. Dış dünya kontrol edilebilir değildir; yaşanacaktır, akacaktır.

İnsan sadece kendi seçimleriyle kendi anlamını yaratır. Dışsal faktörlerden şikâyet etmek yerine, kendi tepkileriyle Logos’a, yani “evrenin rasyonel ve akıllı düzenine” uyum sağlamalıdır.
Viktor E. Frankl, Auschwitz’de bu motto ile hayatta kalmayı başarmış; zihnin özgürlüğünün elinden alınamayacağı inancıyla pes etmemişti.
Varoluşçuluk: İnsan kendi hareket ve düşünceleriyle kendi durumunu yaratır. Dış dünya kontrolümüzde değildir. İnsan, bu kaosun içinde ayakta kalmayı bilir.
Ve evrenin önceden belirlenmiş bir amacı da yoktur. İnsan hiçbir kurala bağlı olmadan, tam özgürlükle yolunu çizebilir. Hayat hazır bir anlamla gelmez; kalıplardan sıyrılarak kendimizi yaratabiliriz.
Zihinsel özgürlük ortak fikirdir.
Stoacı Epiktetos, köle olmasına rağmen zihnen tamamen özgürdü. Varoluşçu Sartre ise “özgürlüğe mahkûmuz” demişti.
Frankl’ın, bir toplama kampında bile moral ve zihinsel seviyede özgür olup hayata tutunması bunun ispatıdır.
Stoacıların dış dünyaya ve evrene uygun yaşamayı seçmelerinin aksine, varoluşçular aksiyon alarak kendi değerlerini oluşturacaklarına inanırlar.
Gözümde bir fotoğraf canlandı: J. P. Sartre, Simone de Beauvoir ve Ernesto Che Guevara, Küba, 1960.
Sartre hayrandır Che’ye, çünkü o bir eylem adamıdır.
İnandığı sözleri yaşantısıyla tasdik eden bir karakterdir. Bu da “var” olduğunun kanıtıdır.
Che’nin Teorisi – Yeni İnsan (El Hombre Nuevo)
Bu teoriye göre kişi, paraya dayalı güdülerini aşmış, toplumsal bilinci yüksek bir bireydir. Che, insan doğasının kadere bağlılıktan koparılarak yeniden inşa edilebileceğine inanır.
İnsan doğuştan bencil değildir. Toplumu ve kendisini dönüştüren insan, yeni bir varoluş yaratabilir.
Kafka’nın 1915’te yayımlanan Dönüşüm’ünü dönüştürelim şimdi:
Gregor Samsa, ailesinin borçlarını ödemek için hayatından, benliğinden, kısaca ruhundan ödün vererek çalışmaya adanmış bir bireydir.
Bir sabah böcek olarak uyanması; modern dünya düzeninin —ki bu 1915— kişiyi dönüştürdüğü, mekanikleşmiş, kendine yabancı ve yalnız bir kişiliğin simgesidir. Kendini kendi kölesi yapmıştır.
Aslında sistem menfaate dayalıdır.
Menfaatin gerçekliği, Gregor “dönüştüğü” anda yüzüne bir tokat gibi çarpar.
Çalışamayacaktır, artık bir yüktür topluma ve ailesine. Oysa o hâlâ işe trenle gidemeyeceği için suçluluk duygusu yaşamaktadır.
Che’nin “Yeni İnsan” teorisi açısından bakıldığında, Samsa’nın, böcekleşmiş bir bireyden yeniden özgür bilince sahip ve değişmiş bir “El Hombre Nuevo”ya dönüşmesi mümkündür.
Che, dünya düzeninin dayattığı makineleşmeyi, bencilliği ve yabancılaşmayı reddeder.
Toplumsal bilinci ve dayanışmayı öne alan, zihinsel özgürlüğünü fark eden birey, kalıplardan da çıkabilirse bir süre sonra kendi benliğine tekrar kavuşabilir.
Bu sayede belki de Gregor Samsa kendi geri dönüşümünü sağlayabilir.
Şimdi gelelim varsayımlara,
Kafka belki de bunu hiç istememişti. Stoacı da değildi; kendini de pek beğenmez ve sevmezdi. Milena’ya Mektuplarında da zihninin özgürlüğünü isteyerek bir tabak içinde sunuyordu sanki. Yakın şehirlerde yaşamalarına rağmen sadece bir kaç sefer bir araya gelmişlerdi.
Var olmak istemiş miydi, yoksa bu ruh hâliyle mi besleniyordu, bilemiyorum.
Sonuç, hepsi öldüler.
Yaşananlar Epiktetos’tan Che’ye iz bıraktılar.
Hayat Forrest Gump’ın dediği :
Bir kutu çikolata gibiydi, içinden ne çıkacağı bilinmiyordu.
